Anasayfa > Uncategorized > Yitik kitaplar , gizli bilgiler 64

Yitik kitaplar , gizli bilgiler 64

2. “Batı Yıldızı*na doğru

Tarih, Amerika kıtasının keşfiyle ilgili olarak 1492 yılını ve kaptan

Christoph Colombus’u işaret ediyor bize. Ama oldukça uzun bir zamandır,

“Karanlık Cağlar” boyunca ötesinde hiçbir şeyin yer almadığına inanılan

Atlantik Okyanusu’nun karşı kı­yılarına, Colombus’tan en az dört yüz yıl

önce İskandinavyalı denizci kavimlerin ulaştıklarını biliyoruz. Kanada ve

Labrador kıyılarına defalarca yolculuk yapan kuzeylilerin izleri, aşağı

yu­karı onuncu yüzyıldan itibaren Yeni Dünya’nın varlığının hiç değilse

Avrupalı bazı toplumlarca bilindiğini ortaya koyuyor.

“Uzun Gemiler”iyle, “bilinen dünyanın” çoğu yerine doğ­ru büyük seferlere

çıkan Vikingler’in usu ve korkusuz denizci­ler olarak ün yaptıkları

düşünülürse, Amerika’ya Colombus’tan yüzyıllar önce ulaşmış olmaları doğal

karşılanabilir. Ama bugün, bundan çok daha çarpıcı bilgiler de var

elimizde: Vikingler he­nüz kuzey denizlerinde boy göstermeye başlamadan

önce, İrlan­dalı rahip Brendan’m, anakaradan mümkün olduğunca uzakta, ücra

bir manastır inşa etmek için, yanında bir grup meslektaşı ve usta

denizcilerden oluşan bir ekiple Atlantik’teki adaları tek tek dolaştığı;

bu yolculukları sırasında da Kanada kıyılarındaki Nova Scotia ve

Newfoundland’e ulaştığı biliniyor. Zamansa, al­tıncı yüzyılın ikinci

yarısı!

Ortodoks tarihçiler Navigatio Brendano (Brendan’m Yol­culukları) adlı

belgede anlatılanları “kurgusal” bulsalar da, 1976 yılında Tim Severin

adlı bir serüven düşkünü, Brendan’m bin­diği söylenen teknenin aynısını

inşa ederek, irlanda’dan New-foundland’e uzanan bir yolculuğu başarıyla

tamamlamış ve bu­nun mümkün olduğunu kanıtlamıştı.516 Tarihçi William

McNe-ill, Brendan’la ilgili tez ve bulgular bir yana bırakılsa bile, Ir landalı denizcilerin altıncı ve onuncu yüzyıllar arasında Ameri­ka

kıyılarına çok sayıda yolculuk yaptıklarına dair güvenilir ka­nıtların

bulunduğu görüşünde.517

Eldeki veriler ışığında, hiç değilse “bir grup” Avrupalı için Yeni

Dünya’nın, Columbus’tan çok daha önce bilinip tanındı­ğını söylememiz

mümkün. O halde uzunca bir süredir yinele­nen, Tapınak Şövalyeleri’nin on

dördüncü yüzyılın ilk yansın­dan itibaren Amerika’ya deniz yolculukları

yaptıkları ve kıtayı “yeni idealin gerçekleştirileceği ülke” olarak

belirledikleri iddi­ası, çok da abartılı sayılmamalı. Eğer İrlandalı bir

rahip ve ya­nındaki denizci grubu, 577 yılında ahşap ve deri kullanılarak

ya­pılmış mütevazı teknelerle okyanusu aşmayı başardıysa, onlar­dan yedi

yüz yılı aşkın bir süre sonra, çok daha donanımlı bir filoya sahip

Tapınakçıların da aynı şeyi yapmış olmaları, hiç de “fantezi” sayılmamalı.

Koğuşturmalar sonrasında Fransa’yı hız­la terk edip, yanlarında

Cathar’lardan kendilerine aktarılmış “hazine”yi de taşıyan şövalyeler,

Iskoçya’ya ayak bastıktan son­ra büyük olasılıkla İrlandalı Brendan’ın

yolculuk ettiği gizemli topraklarla ilgili bilgiye de ulaşmışlardı. Bu

durumda, Avru-pa’daki güvensizliğe alternatif olarak baüda, okyanusun

ötesin­de “yeni bir sığmak” düşlemiş olmaları, akla yakın görünüyor.

La Merica: Bir efsanenin izleri

Christopher Knight ve Robert Lomas, çok eski Essene ve Nasorean

geleneklerinden Masonik kültüre sızmış, “Batı Yıldı­zı” ile ilgili bir

efsaneden söz ediyorlar: Kökeni Essene düşün­cesinden daha da eskilere

dayanan bu efsaneye göre, çok uzak­larda, Batı Yıldızı yönünde, bir tür

“vaat edilmiş topraklar” ni­teliği taşıyan bilinmedik bir ülke yer

almaktadır. Dünyadaki iyi ruhlar, ödüllerini, okyanusun diğer yanında

bulunan ve yolunu, “Merica” adı verilen Batı Yıldızı’nm gösterdiği bu

gizemli ül­kede alacaklardır. Knight ve Lomas, Fransa’daki büyük kıyım dan kaçan Tapmak Şövalyeleri ‘nden bir bölümünün, bu efsane uyarınca

Atlantik okyanusuna açılıp Amerika’ya ulaştıklarını düşünüyor. 518

Aynı görüşü savunan Betty Meischen’e göre, 1307’de Bri-tanny kıyılarından

okyanusa açılan Tapınak Şövalyeleri, iskoç- 59 ya’dan önce dosdoğru Yeni

Dünya’ya yönelmiş ve ispanyol ef­sanelerinde “La Merica” adı verilen uzak

ülkeye ayak basmış­lardı. Burada bir süre kaldıktan sonra gemilerle

Iskoçya’ya geri dönüp örgütlenmelerini yeniden gözden geçirecekler; bilgi

ve deneyimleri “dünya özgürleşip, bütün bunlar rahatça gün ışığı­na

çıkarılacak ortam elde edilinceye kadar”, eski semboller üze­rine kurulu

gizli ritüeller içinde saklanacaktı.sı9

Meischen, yüz yıl kadar sonra Iskoçya’da inşa edilen Roslyn Şapeli’nin,

yeni bir örgütlenme biçimini yaşama geçiren Tapınakçıların kült merkezi

olduğunu düşünüyor; tıpkı, Roslyn’in dekorasyonunda rastlanan figür ve

betimlemelerin Amerika’dan izler taşıdığını belirten Knight ve Lomas

gibi.520 Yeni kıtaya verilen adın, kâşif Amerigo Vespucci’den

kaynak­landığına ilişkin klişenin de, coğrafyaya meraklı VValdseemüller

adlı bir keşişin, on altıncı yüzyılda kaleme aldığı bir kitapta yap­tığı

hatadan kaynaklandığını söylüyor Knight ve Lomas: Kıta­nın Amerika olarak

adlandırıldığını gören ve gezgin Amerigo Vespucci’nin de oraya yolculuk

ettiğini gören Waldseemüller, kafasında bu iki adı birleştirerek Amerika

adının Vespucci tara­fından verildiği kanısına varmıştı. Oysa Yeni Dünya,

Vespucci bir yana, Columbus öncesinde bile “La Merica” adıyla bilini­yordu

zaten.

Tim Wallace-Murphy ve Marilyn Hopkins, Venedikli soy­lu bir aileye mensup

Nicolo ve Antonio Zeno’nun, on beşinci yüzyıl başlarında Amerika’ya

yaptıkları yolculuğu anlatan mek­tuplarının, Tapınakçılar’la doğrudan

bağlantılı olduğu görüşün­de. “Zeno Haritaları” olarak bilinen ve

Columbus’tan çok önce Amerika’ya yapılmış düzenli yolculukları ortaya koyduğu düşü­nülen

belgeler, bu iki yazara göre, Nicolo ve Antonio’nun se­ferleri sırasında

kaleme alınmıştı ve gemileri yönettiği söylenen “Prens Zichmni” de, Roslyn

Baronu ünlü Hcnry Sinclair’den §■*_ başkası değildi»2

Aynı konu üzerinde araştırma yapan Mark Finnan’a göre de Sinclair ile

Tapmakçılar arasında yakın bağlar söz konusuy­du ve İskoç Prens, on

dördüncü yüzyılda Amerika’nın Nova Scotia kıyılarına ayak basmıştı.

Üstelik Finnan’a bakılırsa, “se­rüven amaçlı” bir seferden çok planlı bir

yolculuğa benziyordu bu; çünkü “hatırı sayılır sayıda gemi ve adamı

kapsıyordu” ve aralarında marangozlar, gemi yapımcıları, duvar ustaları,

metal işçileri ve askerlerin de bulunduğu kalabalık bir grubu Yeni

Dünya’ya taşıyordu. Sinclair ayrıca yüz kişilik bir öncü grubu­nu, keşif

yapmak ve toprağı incelemek üzere iç kısımlara yolla­mıştı.523

Her ne kadar bunlar ve benzeri konularda yapılmış daha birçok araştırma,

çoğunlukla Kutsal Kâse mistisizmine ya da “Mesih’in soyuna” gönderme

yapmayı amaçlıyorsa da, Tapı-nakçılann erken sayılabilecek bir tarihten

itibaren Amerika’nın doğu kıyılarına ulaşıp bu topraklan “yeni bir

yerleşimin merke­zi” haline getirme planları kurdukları da, pek yabana

atılacak gi­bi değil. On dördüncü ve on beşinci yüzyıl Avrupa’sında,

böy­le bir planı anlamlı ve göze alınabilir kılacak koşulların fazlasıy­la

var olduğunu söyleyebiliriz: Engizisyon’un büyük saldın ope­rasyonlarından

sonra “misyon”, bütünüyle yeraltına geçmek zo­runda kalmıştır. Avrupa,

açgözlü Lord’lan, yobaz din adamla­rı, despot monarşileri ve cahil

bırakılmış dindar köylüleriyle, “yeni bir başlangıç” umutlan için

fazlasıyla köhnemiş bir gö­rüntü vermektedir artık. Mücadele belli

düzeylerde sürdürülse bile, “Eski Roma”yı Cumhuriyet’in çok daha

olgunlaştınlmış kurumlanyla birlikte yaşama geçirmek için Yeni Dünya, son

de- rece uygun bir adres olarak görünmektedir. Bakir ve verimli topraklar söz

konusudur bir kere; üstelik, Papa’nın da, Avrupa monarşilerinin de

ellerinin uzanamayacağı kadar uzaklardadır. O halde, tıpkı eski

efsanelerde olduğu gibi, ütopik yeni uygar­lık merkezi için Merica

yıldızının gösterdiği “söz verilmiş top- 59 raklar” biçilmiş kaftandır.

Masonik örgütlenme için de, Avrupa bu planlanan “yeni düzen “e hazır olana

kadar gerçek hedef ve amaç, Amerika olacaktır.

Ancak tarihin seyrinin pek de böyle yürümediğini biliyo­ruz. “Erişilemez”

görülen topraklara, yeni kaynaklar ve zengin­likler elde etme hırsıyla

yanıp tutuşan Avrupa monarşilerinin gözlerini dikmeleri çok da zaman

almayacaktı. Üstelik, böylesi zor görevlere kelle koltukta gidecek

korkusuz ve acımasız kor­sanları bulmakta hiç de güçlük çekmeyecekti

krallar ve prens­ler, ingiltere, İspanya, Hollanda ve Fransa’nın bala

üşüşen arı­lar gibi, içinde ipten kazıktan kurtulma katilleri barındıran

“ko-lonizasyon” filolarını Yeni Dünya’ya “resmi görevle” yollamaya

başlamaları, çok da zaman almadı bu nedenle.

On altıncı yüzyıldan itibaren, ayak bastığı topraklardaki yerli halklar

üzerinde pervasızca soykırım uygulayan, gözü dön­müş katillerin başlattığı

işgal, yağma ve talan furyası, büyük umutlar bağlanan “La Merica”yı

kirletmeye başlamıştı. Yüz yıl­dan az bir süre içinde, Avrupa’nın soylu

hanedanları, yeni “al­tın deposu” olarak gördükleri Amerika’daki

topraklarda, koloni-zasyon çalışmalarında gereksinim duyulan işgücünü

karşılama­nın bir yolunu da buldu: Afrika’dan zorla toplanıp gemilere

ba­lık istifi doldurulan “siyah köleler”, Yeni Dünya’daki ağır işçi­liği,

efendileri adına üstlenmek durumunda kalacaktı.

Rönesans’tan sonra kıpırdanmaya başlayan “uygarlık” umutları, insanlık

adına utanç verici uygulamalann okyanus ötesinde alabildiğine yaygınlık

kazanmasıyla bir kez daha yerle bir oluyordu. Başka insanlann toprakları

üzerinde, başka insan­ların ağır işçiliğiyle kurulan kolonilerin ürettiği

zenginlik, gemi­lerle Avrupa’ya akıtılırken, kızılderililer organize

soykırım ya da Avrupa’dan taşınan mikropların yol açtığı hastalıklarla,

siyah köleler de acımasız çalışma koşullan altında, kitleler halinde ki

nlıp duruyorlardı sürekli. Üstelik, Tanrı adına yapılıyordu bü­tün bunlar.

Kurulmakta olan kolonilere yalnızca monarşilerin değil, yağma ve talandan

pay isteyen Kilise’nin de kolu uzan­mış, “vahşi yerlileri doğru imana

yöneltmek için” misyoner ra-,98_ hipler, Cizvitler, gruplar halinde

Amerika’ya akmaya başlamış­lardı.

 

“Düzleyiciler” ve Duvarcılar

On yedinci yüzyıl başlarından itibaren, Avrupa da oldukça hareketli günler

yaşamaya başladı. Kentlerin canlanıp büyüme­si ve bir sınıf olarak

burjuvazinin ekonomik yaşam üzerindeki ağırlığının artması, iktidar ve

hegemonya sistemiyle ilgili den­geleri ciddi biçimde tehdit ediyordu

artık. Üstelik, burjuvazi ta­rafından desteklenen Reform hareketleri

sonucunda Katolik Ki-lisesi’nin dişleri sökülmüş, yeni sınıfın dünya

görüşüne ve ge­reksinimlerine daha yakın duran çeşidi Protestan kiliseleri

Av­rupa’da yaygınlaşmaya başlamışlardı. Varlığını ve umudunu gi­derek daha

fazla oranda sömürgelerden akacak kaynaklara bağ­lamak durumunda kalan

monarşiler ve aristokrasi için ipleri el­de tutmak, eskisi kadar kolay

görünmüyordu artık.

îlk büyük kıvılcım, 1640 yılında ingiltere’de ortaya çıktı: Gelişen

burjuvazinin iktidarda söz sahibi olma talepleri sonucu kurulan, “halk

temsilcileri”nden oluşmuş parlamento, uzayan bir gerginlik sonucu Kral I.

Charles tarafından kapatılınca, bü­yük isyan da başladı. Parlamento’nun

başkanı ve “Yuvarlak Ka­falılar” (Roundheads) olarak bilinen siyasi

örgütün lideri olan Oliver Cromwell önderliğinde yürütülecek ayaklanma,

Avru­pa’nın ilk büyük burjuva devrimi olacaktı. Kral orduları yenil­giye

uğratıldı, I. Charles tutuklanıp yargılandıktan sonra, kafa­sı kesilerek

idam edildi ve bütün Avrupa hem dehşet hem de heyecanla, İngiltere’de olan

bitenleri izlemeye koyuldu.

1640 devrimi sırasında, “ortak düşman” olarak beliren Mo­narşiye karşı,

kurulu düzenden hoşnut olmayan çok sayıda sınıf ve toplumsal grubun

katılımıyla, asgari müştereklerde buluşan geniş bir muhalefet cephesi oluşmuştu: Ticaret ve sanayi bur­juvazisi;

giderek tarım üretiminin burjuvalarına dönüşmekte olan ve “Yeoman” olarak

adlandırılan taşra çiftçileri; mülksüz-leşip açlık sınırlarına doğru

gerilemeye başlamış köylüler; kent­lerin issizleri; VIII. Henry döneminde

Katolik Kilisesi’ne kral- 5″ la birlikte savaş açmış reformcular ve

nihayet, bütün bu yelpa­zenin en sol kanadını oluşturan “Düzleyiciler”

(The Levellers) adlı radikaller.

Bu geniş koalisyonun içinde devrimi en ileri noktalara dek taşımak

isteğinde olan tek grup, “Düzleyiciler”di ama yeterli güçten ve kitlesel

destekten yoksundular. Bu siyasi grubun adı­nın, sınıfsal farklılıkları

“düzleyip” eşit ve adil bir paylaşıma erişme taleplerinden ileri geldiği

düşünülünce, doğal olarak ay­nı hedefleri içeren Fraternis mirasçısı Mason

örgütlerinin Düz­leyiciler ile yakın durmuş olması gerektiği geliyor akla.

Ama devrim öncesindeki yoğun ve hareketli yıllar için bu tahmin doğru olsa

da, 1640 ve sonrasında işler biraz değişmişti.

Elde çok fazla somut veri olmamakla birlikte, Düzleyici-ler’in içinde, hiç

değilse ilk dönemlerde hatırı sayılır oranda Mason’un yer aldığını

söyleyebiliriz. Bu radikal örgütün kullan­dığı simgelerin “gönye ve

pergel” olması da, böyle bir bağlan­tıyı doğruluyor zaten. Hatta

ingiltere’deki locaların on yedinci yüzyıl başlarında bir süre

“Düzleyiciler” adıyla örgütlendikleri­ni ve devrim sonrasında yeniden

Iskoçya’da seçilmiş Mason adı­na geri döndüklerini ileri süren yazarlar da

var.524

Tipik Masonik söylem ve düşüncelerin “düzleme” (level-ling) eylemini

simgesel olarak çok sık kullanması, bu görüşü doğruluyor: Düzleyicilik hem

“operatiP’ masonların, yani duvar ustalarının inşaat sırasında

uyguladıkları işlemlerden biriyle bağlantılıydı, hem de “spekülatif’

masonluğun kendi iç yapısı içindeki “eşitlik” ilkesini vurguluyordu.

Varlıklı bir burjuva, bir bürokrat, bir çiftçi ya da bir endüstri işçisi

Mason locasına ka­tıldığı anda, sınıfsal farklılıklar “kapının dışında”

kalmaktaydı artık. Locadaki hiyerarşi sınıflara göre değil, bireysel

potansiyel, yetenek, erdem ve bilgeliğe göre belirleniyordu ve “Bizler sınıf

farklılıklarını yok eden, düzleyicileriz” ifadesi Mason söylemi­nin

parçalarından biriydi.

Çoğu tarihçiye göre, Parlamento’nun Kralcılar karşısında art arda

kazandığı zaferlerin en büyük mimarlarından biri, as­keri örgütlenmeyi

soyluluğun elinden kopanp, ücretli halk güç­lerine dayak,

ulusallaştırılmış Yeni Ordu Modeli’ni (New Mo­del Army) kuran, lider

Oliver CromweH’di. Bir anda silahlı kuvvetlerin liberalleşmesini sağlayan

bu hamlenin ardında da, projenin en önemli destekleyicilerinden John

Lilbourne yöneti­mindeki Düzleyicıler yer almaktaydı. Generaller tepeden

inme atamalarla burjuvazinin öngördüğü adaylar arasından seçilse de, Yeni

Ordu Modeli’nin subay, erbaş ve erleri büyük oranda bu radikal siyasi

grubun liderlerince örgütlendi.

“John Lilbourne’un Mason olduğuna ilişkin bir kayda rast-lanmasa da, onun

aynı fikir ve idealleri paylaştığını gösterir güç­lü kanıdar var,” diyor

Mason yazar Jack Buta. Benzeri idealleri savunup aynı simgeleri kullanan

Düzleyiciler’in de Masonlar gi­bi okuma odaları ya da tavernalarda

toplanarak örgütlendiğinden söz edip, aralarında en azından fikir

alışverişi gerçekleşmiş ola­bileceğine dikkat çekiyor. Bir de, Lilbourne

ve izleyicilerinin in­giltere’deki reform program ve ilkelerinin, ABD’deki

Mason ha­reketini ve 1776 Bağımsızlık Bildirisi’ni derinden

etkilediğine.525

Oliver Cromwell’ın da devrim öncesinde Masonik sisteme inisiye edilmiş

olduğuna ilişkin çok fazla iddia var. Bu işlem belki onun Cumhuriyetçi

fikirleri üzerinde derin etkiler bıra­kan, burjnva devrimini yumuşak bir

geçişle tamamlamış Hol-ianda’daki biraderler tarafından

gerçekleştirilmişti, belki de Londra’daki Elias Ashmole grubu tarafından.

Her nasıl olduy­sa, Cromwell’ın localarla sıkı bağlan olduğu konusunda

fazla kuşku yok. Bu durumda, 1640 devriminin siyasi lideri olan bur­juva

temsilcisiyle, o devrimin en önemli gücünü oluşturan as­keri örgütlenmenin

arkasındaki radikalleri birleştiren kavşak noktasının, Mason locaları

olduğu söylenebilir

Ancak bu, çok da kalıcı ya da uzun ömürlü bir ittifak de­ğildi. Siyasi

gücü elinde toplamaya başlayan varlıklı burjuvaziy­le, sınıf farklarının

ortadan kalkmasını isteyen radikallerin bu geçici ve aslında “çelişik”

işbirliği, değişen koşullar sonucu çö­zülme aşamasına girdiğinde, bağlantı

noktası durumundaki Ma- 601 sonlan da ciddi bir parçalanmanın eşiğine

getirecek ya da en azından ciddi kafa karışıklıklarına yol açacaktı. Bir

önceki bö­lümde sözünü ettiğimiz “ideal erozyonu” ve dejenerasyon da,

devrimi izleyen yıllarda ortaya çıkmaya başladı zaten.

Tapınakçılar’ın “reorganize” edilmiş modern versiyonu olan Masonlar, on

yedinci yüzyılda ağırlıklı olarak ticaret bur­juvazisini temsil

ediyorlardı. Taşıdıkları misyon ve gerçekleştir­meye çalıştıkları ideal,

kendi örgütsel yapıları içindeki bazı lo­caları Düzleyiciler ile

yakınlaştırsa da, onlar “hızlı gelişen” kök­lü devrimlerin değil, sağlam

adımlarla pekiştirilecek bir güç ve nüfuzun peşindeydiler. Daha uzak

vadeli beklenti ve hesaplan, Calvin yanlısı bir Püriten olan Oliver

CromwelPa olabildiğince yakın durmaktan geçiyordu. Parlamento

ingiltere’nin tek ege­men gücü haline geldiğine göre, Amerika’daki

koloniler üzerin­de etkinlik sağlamak ve “Yeni Roma” düşlerini canlı

tutmak için, CromvvelPı denetim altında tutmak zorundaydılar. Bunu büyük

oranda başardıklarını söyleyebiliriz. Ne var ki olayların gelişimi yakın

bir gelecekte Cromwell ile Düzleyiciler deneti­mindeki Yeni Ordu

Modeli’nin arasını açtığında, “biraderlerin” de bir tercih yapması

gerekecekti artık.

1646 yılında Londra’da, Düzleyiciler adı altında bir siyasi parti kuruldu.

Amacı, ordudaki etkin güçle sivil toplum arasın­daki bağlan güçlendirmek

ve devrimin en büyük gücünü oluş­turan askerlerin siyasal taleplerini

parlamentoda duyurabilmek­ti. Böylece, “gönye ve pergel” simgesini

kullanan ezoterik libe­ral grupların yerini, gerçek bir parti alıyordu

artık. Düzleyici­ler, ordu ile koordinasyon ve haberleşmeyi sağlayacak

“ajitatör” adı verilen temsilcilerden oluşan yetenekli ve başanlı bir

kadro da yarattılar.

“Yüksek bir örgütlenme düzeyi vardı – bir parti kasası ve üyelerin aidat

ödeme zorunluluğu, bir matbaa, Londra ile diğer ordu ve garnizonlarla ve donanmayla ilişkiler. Bu kitle hareke-tindeki

inisiyatifin, küçük rütbeli subaylann pek çoğunun daha baştan coşkuyla

katılmasına rağmen, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde erlerden geldiği

görülmektedir. Generaller (Düzleyici-ler’in deyişiyle ‘Büyükbaşlar’) bir

süre tereddüt ettiler, Parla-mento’daki Presbiteryen çoğunluk ile ordunun

erleri arasında arabuluculuk yapmaya çalıştılar. Sonra erlerin devam

etmeye kararlı olduğunu görünce harekete katıldılar ve bundan sonra

hareketin enerjisini kendi kanallarına akıtmak üzerinde yoğun-laştılar.

Esas olarak askerlerin taleplerini mesleki ve siyasal olan­larla

sınırlandırmaya ve Düzleyiciler’in erlerin hareketi üzerine oturtmak

istediği toplumsal ve ekonomik programı en aza indir­meye çalıştılar.

Şimdi Ordu ve Parlamento, devletin içinde yan yana ve rakip güçler olarak

varlıklarını sürdürüyorlardı.”526

Daha devrimin ilk yıllarında, işler beklenmedik biçimde kontrolden çıkmaya

başlıyordu böylece. Cromwell tedirgindi; Mason localanndaysa kafalar ciddi

biçimde karışmıştı: Son ge­lişmelerle birlikte onlar da Ordu ve Parlamento

arasında tercih yapmaya zorlanıyorlardı ki bu, daha önce hiç hesaba

katılmadık bir gelişmeydi. “Ortak düşmana karşı işbirliği” sırasında,

Pres-biteryenler ve “sınıfsal müttefik” olan burjuvalarla iyiden iyiye

yakınlaşmışlar; güç ve nüfuzlarını da bu sayede artırmışlardı. Ama şimdi

kendi içlerinden çıkan bir parçalan, sahip çıkmaları gereken ideali onlara

anımsatırcasına, Düzleyiciler ve Yeni Or­du Modeli’yle işbirliği içine

girip, devrimi daha ileri noktalara taşımaya çalışmaktaydı.

1647’den sonra Düzleyiciler, “Halk Anlaşması” (Agre-ement of the People)

adını verdikleri programlannın uygulan­ması yolunda Parlamento’ya baskı

yapmaya başladıklannda, ger­ginlik aniden tırmandı. Fazlasıyla

“demokratik” bir programdı bu: “insanların eşit olarak doğup aynı hak ve

özgürlüklere sa­hip olduğunu” vurguladıktan sonra, güçler ayrılığına

dayanan laik bir yönetim kurulmasını; aristokratlardan kurulu olan Lordlar

Kamarası’nın kapatılmasını; herkese yasalar karşısında eşitlik tanınıp oy hakkı Verilmesini; sansürün kaldırılıp tam dü­şünce ve

ifade özgürlüğünün sağlanmasını talep ediyordu.

Devrimin korunması için Yeni Ordu Modeli’ne ciddi bi­çimde gereksinimi

olan Cromwell, “aşırı” bulduğu bu taleplere ani ve sert tepki vermektense,

generaller aracılığıyla silahlı kuv­veden Düzleyiciler’den yavaş yavaş

arındırma yolunu seçti. An­cak 1649’da radikaller denetimindeki askeri

birliklerin başlattığı isyan kanlı biçimde bastırılacak, John Lilbourne

ihanet suçun­dan yargılanıp Hollanda’ya sürgüne gönderilecekti. İşte bu

kri­tik sürecin tüm aşamalarında Mason locaları tercihini “daha güçlü

görünen” CromvvelPdan yana kullandı ki, örgütün kimya­sı da bu noktadan

itibaren ciddi biçimde değişmeye başlayacaktı.

1650’den itibaren ingiliz Masonluğu, bütün enerjisini Amerika’daki

kolonilerde örgütlenip güç kazanmaya harcarken, giderek Protestan

gruplarla ve büyük burjuvaziyle daha içli dış­lı ilişkiler içine giriyor;

localarda Ashmole çizgisinin ve Gül-Haç mistisizminin ağırlığı hatırı

sayılır biçimde artmaya başlı­yordu. Biraderler arasında İncil

teolojisiyle Masonik yaratıcı güç kavramını, “Evrenin Yüce Mimarı”

düşüncesinde birleştir­me eğilimleri bu dönemde ortaya çıktı ve Protestan

burjuva ah­lak ve felsefesiyle Mason ideolojisi yakınlaşmaya başladı.

Oliver Cromwell’ın 1658’deki ölümü, ingiltere’de devrimin kesintiye

uğramasına neden oldu ama monarşinin “görüntüsel” geri dönüşü Krallık

yanlılarının güç kazanmış olmasından falan değil, elde ettiği gücü yeterli

gören burjuvazinin açıkça “frene basmasından” kaynaklanıyordu. Toplumsal

başkaldırı denetim­den çıkıp, Düzleyiciler ve siyasi müttefikleri,

özgürlük ve eşit­lik taleplerini gündemde tutarak devrimi sonuna dek

götürmek istediğinde, hesaplan yalnızca siyasi gücü kendi avuçları içine

almak olan burjuvazinin gözü korkmuştu. Yeni Ordu Mode­li ‘nden “aşın

uçların” temizlenmesinden sonra, kafasında hâlâ daha liberal bir

cumhuriyet fikrini barındıran Cromwell da ölünce, kazananlarını yeterli

gören sermaye sınıfı, değişim is­teklerinin önüne set çekmeyi uygun

bulacak; Parlamento kara­rıyla 1660 yılında, idam edilen kralın oğlu II.

Charles ülkeye çağnlıp taç giyecekti.

Ne var ki, ingiltere tarihinde “Restorasyon” olarak adlan­dırılan bu

dönem, hiçbir biçimde burjuvazinin geri adım atıp, monarşinin restore

edilmesi anlamına gelmiyordu. Tersine, alt sınıfların özgürlük ve hakların

genişletilmesine yönelik talepleri başarıldıktan sonra çıkarılan ekonomik

ve siyasi yasalarla bur­juvazi “devletin sahibi” haline gelmişti ve ne II.

Charles ne de onu izleyen diğer krallar, eski hükümdarların güç ve

nüfuzuna sahip olabildiler, ingiltere, artık başında bir hanedanın

oturdu­ğu ama ekonomik ve siyasi iplerin burjuvazinin eline geçtiği, o

ucube cumhuriyet görüntüsüne kavuşuyordu yavaş yavaş. Ma­son locaları da

bu dönüşümün sıkı destekleyicileri arasındaydı.

Kategoriler:Uncategorized
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: